Updates from Ekim, 2009 Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Volkan Çelik 1:46 pm on 09 October 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: engellerı kaldırın, engelli, insan   

    Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz … 

    Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz aynı şekilde doğduk, aynı şekilde doyduk, çocuk olduk. Sonra büyüdük, olduk. Kadın ve erkek olduk. Yaşlı ve genç. Özgür ve tutuklu. Siyah ve beyaz. Farklı sıfatlar verildi her birimize: uzun, kısa, şişman, güzel, çirkin, “engelli” olduk. Eşit olamadık bir tek. Hani herkes eşitti hayatta?! Neden bazıları daha eşittir ki bu hayatta!

    Sen… Sokağa çıktığında kaç tane engelli ile karşılaşıyorsun? Karşılaştığında ne düşünüyorsun? Bir şey düşünüyor musun? Türkiye nüfusunun yüzde kaçı engelli biliyor musun? Sokakta bir engelli görmek için kaç engelin var farkında mısın? Peki onların nasıl yaşa(yama)dıklarının?

    Büyüdüğünde kim olursan ol, ne yaparsan yap eşit yaşamak için çalışan insanlar var burada! Her insanın birçok engeli ve bir kalbi var. Kalbini engelleme, engelleri kaldır!

    Eğer sen de insan olmayı önemsiyor, “bir engel de ben olmayayım” diyorsan;

    http://www.engellerikaldir.com ‘a girerek destekleyenlere kendi adını ekleyerek hassasiyetini gösterebilir, facebook grubuna tüm listeni davet edebilir, msn iletine web site adresini yazabilir, blog veya sahip olduğun mecralarda konuya yer verebilir, konu hakkında fikir ve önerilerini e-posta gönderebilir, sponsor olabileceğini düşündüğün tanıdıklarına konuyu paylaşabilirsin.

    Gün gelecek, herkes önce “insan” olacak…

    Engelleri Kaldır Hareketi
    http://www.Engellerikaldir.com

    Reklamlar
     
  • janzu 1:30 am on 27 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: balkon, sonbahar   

    Balkon 

    Sonbaharın eliyle sıkıp buruşturduğu, hüznüyle kurutup bir paçavra gibi attığı sarılar, siz nelere kadirsiniz böyle?

    En olmadık anlarda olmadık his dökümleri yaratır, sonra da oh olsun diye size bakanlara hüzün bakışlarınızı fırlatırsınız. Bazen seker, bazen yakalar kurbanını böyle günlerde o bakışlar, o zaman hissizini, uğursuzunu dinlemez, kafası iyi olmayanı dahi kedere boğar, en az 10 dakika kendine kilitler, tabiri caizse kal getirir, helal olsun.

    Ha bir de, hava sıcağın bir derece az, soğuğun bir derece fazlasıyken, yaprakların ve yağmurun attığı pislik içindeki balkonun dışında görüntüsünü tamamlayan şehir yaşamı klimaları, boş leğenler, kurlaşan leylekler, hafiften esen rüzgar, uzaklarda denizin varlığı ve yokluğu, ha bir de çocukların kuru gürültüleri varken, yani konseptini tamamlamışken, kanına girer, artık şans bırakmaz adamda. Vakit, keder vaktidir, geçmiş olsun.

    O zaman bıraktım dinlemez, başlamadım dinlemez, yeni söndürdüm dinlemez, istetir kendini sigara. İlle yakıcan, başka bir çaren yok. İçine havanın soğuk ve temiz kokusunu da çektin mi tamamdır, artık 2 kelimeye bile gözlerini dolduracağın kıvama gelmişsindir.

    Bir müzik açacaksın içerde, çıkacaksın balkona. Etrafına biraz göz atıp yakacaksın sigaranı, oh mis gibi bir duygu, şimdi sıra derin incelemelerde.

    Önce mekanı bir inceleyelim; balkon tabi ki pis, ama ev terliklerinle girecek kadar cezp edici aynı zamanda. Sanki annenden saklıyor gibi, hafif mahçup, hafif bir çocuk yaramazlığı ile basacaksın o pis yere, adet budur. Duvarın yakınına geldin mi, koy sigaranı duvarın üzerine, ne aşağı düşecek kadar tehlikede olsun, ne de içeri düşecek kadar sağlamda. Madem zorla istetti kendini, bir huzursuzlukla bulunsun kaldığı yerde, korkularının esiri bir tek sen mi olacaksın ya? Sonra dönüp bakacaksın bir dünyaya, ağzını öpeyim pinhaninin.

    Sol tarafında, hani o şair adamın perdeleri olmayan odasının bulunduğu apartmanda, çatıda İstanbul suyundan daha beterce bir suyu içinde barındırdığı belli olan bir tanker, çirkin sarı rengiyle yavşakça gülümsüyor güzel ve açık gökyüzüne. Üzerinde bir leylek var, hemen yanındaki dumanının tüttüğünü hiç görmediğin bacanın üzerinde de bir diğeri, kurlaşıyorlar, ama sesleri gerçekten berbat, ve tam olması gerektiği gibi. Hemen yanlarındaysa sıra sıra antenler, evlerinin içine kapanıp ordan tekil bir iletişimi tercih eden sürünün kolu bacağı, duruyorlar güzel çirkinlikleriyle. Naparsın, hayat..
    Aşağıya doğru bir göz ucuyla baktığında görünen ilk şey klimalar. 3-5 tanesi dizilmiş tek katlı yapının üzerine, o yapının da ne olduğunu tam anlamış değilken, bir de bu kadar klimayı ne yaptığını düşünmek biraz fazla gelebilir, düşünme.

    Biraz daha aşağılarda, apartmanın ve diğer apartmanların zemin katlarının ve geçmişin sahipleri antikacıların arka bahçeleri. Ne görmeyi beklediğini/beklediğimi bilmiyorum, ama büyülü bir geçmiş havasından çok hafif bir gülümseme getirecek komik nesneler mekanı olmuş, belki de mevsimlerdir yerleri değişmeden kalan bu sahiplerin karakterine bürünmüş melun melun bakıyorlar. Sağa yakın olanında, çok yaşlı olduğu belli olan bir ağaç, -bu ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim, ağacın neredeyse bu kata, 4. kata bakan tarafında bir dalda bir poşet çöp duruyor, düşün düşün, mantık almıyor, nasıl, neden??:)- ağacın gövdesine asılmış bir davul.. onca yağmuru, karı, fırtınayı, güneşi yedikten sonra orada tabi ki işlevsiz. Orada ne işi var, ne amaçla konulmuş ta unutulmuş ta çürütülmüş bilinmez, tıpkı yanındaki katlanan sandalyenin sahiplendiği gibi, ufak bahçeyi sahiplenmiş, e haklı.
    Yine de güzel umutlar varmış başlarda bahçeyle ilgili, belli. Giriş kapısından bahçenin ortasına kadar taşlar döşenmiş, kalan yeşilliklere basılmasın da bozulmasın diye. Sonra en son ne zaman ayak bastı bu taşlara o antikacı, bilinmez.. ama belli olan bir şey var ki o da diğer benzerleri gibi bu bahçeye de geçmiş havasını ve yalnızlığını vermiş, insan bakarken bir tuhaf oluyor, yalnız hissediyor, sessiz hissediyor.

    Sola yakın olanına geçelim; içinde kimbilir hangi yağmurdan kalma pis bir suyun bulunduğu mavi bir leğen. Hafif toprağa gömülmüş artık, yerlisi olmuş bahçenin. Arada uğrayıp su içen kuşlar dışında hayatla pek bir iletişimi yok, ama mutlu görünüyor. Olsun, bazıları yalnız mutlu. Etrafı hafif çim hafif toprak karışımı, arada sahibinin gelip antikalara cila spreyi sürdüğü, bu yüzden cila spreyi kokan, cilalanmış, özünden çıkmış, yine de sahibine özveriyle yaklaşmış, sonra da yakınlaşmış, ama hiç yaranamamış, yaranmak ne kelime, baya bir boşlanmış, horlanmış, diğerinin sempatik görüntüsünden farklı olarak acınası, acımtrak bir bahçe olup çıkmış. Daha yalnız görünüyor, daha terkedilmiş ayrıca. En kötüsü de sahibinin içinde bulunup iletişimde bulunmadığı yalnız bir bahçe..
    Ve bununla aynı düzlemde onca benzeri..

    Kafanı kaldırıp, o nelere kadir olan, o inanılmaz havası ile sarıları göreceksin.. kimisi dökülmüş, balkonuna konuvermiş, kimisi yalnız bahçelerde, kimisi damlarda, kimisi humus olmuş, toprakta, onla beslenen bitkide, börtü böcekte can bulmuş, her yerden, her haliyle sana bakmakta. Hüznü ta iliklerine kadar hissettirmekte.

    Tam o sırada işte, tam o anda, telefonu eline alıp, o birini aramak, tam olarak bu sarıların fikri. Öylesine yalnızlar ve öylesine bütünler ki, yanlarında içine dönüp, yalnızlığından korkup, o birine sarılmak duygusu, ya da tam tersi bazen, kendine sarılmak, koca dünyada, küçük bir nokta olan varlığınla yetinmeyi öğrenmek gibi bir tekabül geçişi yaşatmakta adeta bu sarılar. Ah yok mu bu sarılar.. bak hüzne daldım yine, kendime sarılma vaktidir.

     
  • benburayabiseyleryazarimki 7:48 pm on 24 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Dipsos Pizza kaç kişilik? 

    Bir garip pazarlama hatası olduğunu düşündüğüm noktayı sizlerle paylaşmak istedim dostlar. onumuz Pizza Hut’tun 3 kişilik olarak lanse ettiği Dipsos Pizza. Ancak gel gör ki bu pizza, 3 kişilik falan değil. Kendimden biliyorum, tek başına bir er kişi bunu rahatlıkla yiyebilir. O halde, bir er kişinin ya da bir er kişiyle yanındaki hatunu da sayarsak bir buçuk kişinin anca doyabileceği bir pizzayı üç kişilik diye lanse etmek ne derece mantıklı? Mesela normal şartlarda iki tane pizza söyleyen iki tane aç ve er kişi, bu pizzayı görünce “aa, üç kişilikmiş olm hadi bundan söyleyelim!” mantığına girer, eve pizza gelir ve doğal olarak doymayan er kişiler buzdolabını tırtıklayarak doyma sürecini tamamlarlar. Ha bu durumda ne olur, sen iki pizza satacağın yerde bir pizza satıp sıçarsın arkadaşım.

    Sanki biz gelişim sürecini doldurmuş, gelir düzeyi yüksek orta avrupa ülkesiyiz de yediğimize içtiğimize son derece dikkat eden, az yemeye özen gösteren insanlarız. Türk’üz olm biz Türk! çatlayana kadar doymadan masadan kalkmayı sevmeyiz. En çok yemeyi severiz. Bugüne kadar hiç mi kıllandırmadı seni Türkiye’deki alışveriş merkezlerinin en kalabalık katının yiyecek-içecek katı olması?

    Sözlerime burada son verirken Pizza Hut pazarlama departmanına sevgilerimi gönderiyorum.

     
  • lunchweek 9:27 pm on 23 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Fallout: Dünyanın Astroloji Haritası 

    The Unity will bring above the master race. One able to survive, or even thrive, in the wasteland. As long as there will be differences, we will tear ourselves apart fighting each other. We need one race! One goal! One people… to move forward to our destiny.~Fallout

    İçten pazarlıklı bir insan değilim. O yüzden baştan, açık açık söylüyorum: Şu an üçüncü cümlesini okumaya başladığınız yazı bir video oyunu anlatımı/tanıtımı kisvesi altında nükleer “ıvır zıvırlar”dan bahsetmektedir/bahsedecektir.

    Başlıkta da adı geçen “Fallout” bazıları için sadece bir video oyunu olabilir, anlayışla karşılıyorum; lakin video oyunu diyip geçmemek lazım; zira “nükleer silah barındırdığı için” ele geçirilen ülkelere (bkz: Irak), güvenlik sistemi devre dışıyken yapılan bir deney nedeniyle sızıntı yapıp neredeyse 2 (yazıyla iki) milyon kişinin ölümüne sebebiyet veren nükleer reaktörlere (bkz: Çernobil) ve daha nicesine ev sahipliği yapan bir dünyada ikamet ediyoruz.

    Fallout kelimesinin dilimizdeki karşılığı “nükleer serpinti”, yani bir nükleer silahın patlaması ya da bir nükleer kazanın gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan radyasyonun, atmosferden yer yüzüne geri yansıması… Fallout adlı oyunun anlattığı şey de tam olarak bu. Nükleer silahların da bolca teşvikiyle birlikte yaşanmış bir üçüncü dünya savaşının ardından, yıllarca sığındığımız, hatta -özellikle yıllarca kelimesinin anlamını artırmak için yazıyorum- doğup büyüdüğümüz yer altı barınağımızdan su akışını sağlayan mikroçipimizin bozulması nedeniyle çıkmak zorunda kaldığımız ve neredeyse tamamen “yok olmuş” bir dünyayla yüz yüze geldiğimiz bu oyun, benim gibi incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden komplo teorileri üreten insanlar için bir oyundan daha fazlası anlamına geliyor.

    Nasıl ki bazı filmler, bazı kitaplar, bazı resimler insanları bir “farkındalığa” yöneltmeyi amaçlıyorsa, bazı video oyunları da aynı hedefin peşinden koşuyor diye düşünüyorum. Ve bu düşünceme örnek olarak da Fallout’u gösteriyorum; çünkü Fallout’un anlattığı korku dolu hikayede Pamuk Prenses’in yedi cücesinden birini, Rapunzel’in saçını, Cindrella’nın ayakkabısını değil, bizzat hikâyenin sahibini, jönünü, esas oğlanını canlandırıyorsunuz. Bunu yaparken de kendi yarattığınız karakteri, tercihen “kendinizi” yönetiyorsunuz: Hikâyeyi dinlemiyor, yaşıyorsunuz.Ve hikâye hem oyunun içindeki, hem de bilgisayar başındaki “siz”e tek bir şey haykırıyor: RADYASYON TEHLİKELİDİR!

    Bu mesajı bize kimi zaman trajik, kimi zaman ironik şekilde veriyor oyun. Ortalıkta bir çeşit başa dönme, “primatlaşma” söz konusu: Para yerine kullanılan gazoz kapakları, harap olmuş evler, fakirlik, sefâlet, kumar ve uyuşturucu bağımlıları, sokakları dolduran fahişeler, vs.

    İşin ilginci, bu kaos ortamı içinde “insan ırkı” olarak yalnız değiliz. Radyasyon yüzünden derileri yanmış ve “mutant” diye adlandırılmaya başlanmış mazlum insanlar, değişime uğramış garip garâbet canlılar, iki kafalı inekler ve kendini “şövalye” ilan edip bütün bu değişime karşı gelen “Çelik Kardeşliği” de hikâyemizde bize eşlik edenler arasında.

    Bütün bu olayların sebebi ne? Cevabı basit: İsteseler birlikte kardeşçe yaşayabilecek ülkelerin -nedense- birbirlerine güç gösterisi yapma çabaları. Peki sonuç ne? O da bir üst paragrafta mevcut.

    Radyasyon, nükleer silahlanma, nükleer santral gibi kavramların -her ne kadar oyundaki gibi mutant ırklar yaratmasa da- insan aklının almadığı/almayı reddettiği ölçüde korkunç olduğunu bildiğimiz halde, bütün bu kavramlara olan sevdamızdan vazgeçemiyor olmamızın nedenini çözmek çok güç. Çocukluğumdan aklımda kalan küçük bir ayrıntı vardır: İlkokulda okurken sınıfımızda asılı duran ve tarih çağlarını gösteren tabloda 2000 yılından sonrası için “uzay çağı” yazardı, hala neye dayanarak yapıldığını anlayamadığım bir öngörüyle. O yüzden benim için, içinde bulunduğumuz çağ “uzay çağı”dır; lakin çağı yakalayan insanlar değil, teknoloji oldu/oluverdi ne hikmetse. Ve ne üzücüdür ki hâla bunun farkına varamadığımızdan, kendi zekâmız çağa ayak uyduramadan yapay zekayı -artificial intelligence- geliştirme çabasına düştük. Belki de artık her şeyi “sanal” bir düzleme oturtup, bütün bu olan “korkunç ama gerçek” olayları yadsımak istememizden, ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrımızdan… Geç de olsa korkarak, üzülerek farkına varacağız ki, Hiroşima’da ölen yüz binlerce insandan, Çernobil faciası yüzünden kaybedilen ve hala kaybedilmeye devam edilen canlardan –bu noktada Kazım Koyuncu’yu sevgiyle anıyorum-, radyasyonla yıkanan toprakların varlığını bildiğimizden beri sıkı sıkı sarılıyor o yılan bize. Ve Sinop’a nükleer santral kurma çabaları azimle sürdürüldükçe, ülkeler “nükleer başlıklı kızlarını” baş tacı ettikçe, herkes tehlikenin farkında olmasına rağmen “bize bir şey olmaz, her şey kontrol altında” kafası kırılmadıkça, sıkmaya devam edecek bizi; boğana, öldürene kadar.

    Bir şeyden ders almak, bir yanlışın farkına varmak için, o yanlışı yüzlerce kez tekrarlamak gerekmiyor. Tarih tekerrürden ibaret ve “gelecek” belki de Fallout gibi oyunlarda, tehlikeyi bangır bangır bağıran kitaplarda, makalelerde, belgesellerde, en önemlisi de “geçmişte” yazılmış durumda.

    Fallout’un bir bölümünde, eskiden ailece oturup izlenen “Lassie” adlı diziye bir gönderme vardır: Bir köyde karşılaştığınız, köpeği kendinden geçmişçesine havlayan adam, “Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor” der. Ne dersiniz, belki de bütün bu olan bitenler bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordur? –

    広島の少女サダコへ捧げる*…

    /Çağrı

    8 Temmuz 2006

    İstanbul Açık Radyo Ansiklopedisi’nden…

    *Hiroşima’nın Sadako’sunun anısına…

     
  • lepetityubbie 6:25 am on 22 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    kızgınım! 

    Hani her gencin komünist olduğu bir dönem var ya, ben yaşamadım hiç bu dönemi. Hep hümanist olmayı tercih ettim. Hala da ediyorum.

    Ama son zamanlarda aklımdan binbir düşünce geçiyor. Neden insanlar sinirlileşiyor ya da neden bir taraf tutulması gerekiyor gibi.. Buldum ama! Daha farklı bir gözle bakmaya başlıyorsun hayata, daha çok içine giriyorsun. Daha çok farklı insanların bulunduğu bir çevren oluyor, daha doğrusu çevrendeki insanlar “senin”.

    7 yaşından beri beni en iyi tanıyan en yakın arkadaşımla konuşurken dün, dolduğumu fark ettim. Birçok şeye çok sinirliyim. Dünya üzerinde bulunan saçma insanlara, her şeye çok güzel kulp uyduran ülkelere falan filan derken arkadaşım dedi ki “Biz küçükken çevremizde hep zeki insanlar vardı be Ezgi”. O anda dank etti işte. Çocukluğun oluşturduğu o sınırlı alanda ne güzel insanlar görmüşüz biz.

    Altı doldurulamayan ukalalıklar, söylenen sözlere sadece anlamak istedikleri gibi bakan insanlar, herkesi kötü niyetli sanan umutsuzlar, bir türlü karakter sahibi olamamış ülkeler, karşısındakileri aptal yerine koyanlar, bunla yetinmeyip söylenen sözleri çevirmeyi görev bilen laf cambazları, haksız olduklarını asla kabul etmeyenler… Hepsine tek tek çok kızgınım. Artık her sokağa çıktığımda mutlaka bir insan sinirlerimi bozuyor. Ne kadar yazık…

    Belki de en çok üzüldüğüm nokta, benim gibi geleceğe umutla bakan, genel olarak neşesinden bir şey kaybetmeyen bir insanın umutsuzlaşması. Son zamanlarda çok büyük değişikler oluyor, tek yapabildiğim ise ağzım açık izlemek. Korkuyorum, gerçekten çok korkuyorum…

    Artık “hoşgörü” ayı da bitti. Neler olucak çok merak ediyorum…

     
  • SUNIPEYK 12:30 am on 22 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Zorunda değiliz 

    Bir blog olarak,

    * güzel
    * çirkin
    * taraflı olmak
    * tarafsız olmak

    * olumlu olmak
    * olumsuz olmak
    * asabi olmak
    * sakin olmak
    * bir duruş sergilemek
    * herşeye nane olmak
    * herkesi tanımak
    * herkesin bizi tanıması
    * dost olmak
    * düşman olmak
    * duyarlı olmak
    * ruhsuz olmak

    zorunda değiliz!

    ama… gerekirse oluruz.

     
  • Ozgur Uckan 11:56 pm on 21 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: arketip, ayrıkotu, ağ, özgürlük, bilgi, bilgi özgürlüğü, estetik, etik, göçebe, iktidar, iletişim, kaos, kaotik retorik, kelebek etkisi, kod, neşeli bilgi, otonomi, retorik, söz, sistem, T.A.Z., teknik, virüz, şebeke   

    Kaotik Retorik 

    shenwei2

    Ne zamandır alamet-i farikam haline gelmiş metni bu ilk girişe alayım o zaman:

    “Fizik dünyadaki “kaotik davranış”larla ilgilenen bilim adamlarının üzerinde fikir birliğine vardıkları ender çıkarsamalardan biri, tüm kaotik sistemlerin rastlantısallık olarak ortaya çıkan bir öngörülemezlik gösterdiğidir. Rastlantısallığın ortaya çıkış süreci, duruma göre, fark edilemeyecek denli yavaş ya da son derece ani olabilir. Kimi zaman “yasa”ların rastlantıdan ibaret olduklarının algılanması kadar ağır, kimi zaman hızı yasalaştırabilecek kadar rastlantısal… “Kaos teorisi”, fizik dünyanın şimdiye dek iddia edilenin aksine, düzensizliğe doğru eğilim gösterdiği varsayımına dayanır.

    Kaos, “düzensizliğin düzeni” olarak da adlandırılabilir. Bu blog “kaos”tan bir “retorik” üretmeye çalışarak düzensizlikte varolan örgüyü belirgin kılmayı arzuluyor.

    “Sistemlerin global doğasının bilimi” Kaos ile, karmaşanın evrensel davranış biçimlerini izleyerek göçebelik etmek… Her yeniliğe, her yeni fikre, her farklı eyleme bir kaynak, bir kök, bir köken, bir ilkörnek, bir arketip aramaktansa, düşünmek, eylemek ve iletmek… Arketipine bağlanmayan düşünce ve eylemin, ayrıkotu misali, özgürce ve dönüşmeye karşı koymadan yayıldığı şebekeyi izlemek… Hareket halinde düşünceye katılmak… İletişimin olduğu her yerde “topluluk” da olduğunu bilerek etkileşime girmek… Söylemek kadar dinlemek, anlamak, anlamlandırmak ve dolaşıma sokmak… Fikirlerin, kendilerini kopyalayarak yayılan virüsler misali yayılıp, mutasyona uğradıkça yayıldıkları şebekeyi de dönüştürdüklerinin farkına varmak… Virüsün, yapısı gereği otonom olduğunun bilincinde olarak, onu kullanmaya çalışan güç ve iktidar tutkunlarının tersine, virüsü “taklit etmek”…Merak virüsünün kodlarına karışıp, sistemin en ince, en derin sırlarına ulaşıp, çekirdekleri, “kaynak kodları”nı yarıp açmak… Sözün viral kodlarını çözmek, mutasyona uğratmak ve antiviral ifade biçimleri geliştirmek… Tekniği yeni (ve daha güzel) teknikler geliştirerek kullanmak… Aleti, malzemenin sunduğu imkânların basit bir açılımından ibaret görmek… Eti küçümsememek, elin alet yapmaktan başka işlere de yarayacağını sürekli olarak yeniden keşfetmek… Arketipin yer almadığı, kendini tekrarlayarak açılan, açılırken dönüşen ve başka hatlarla, düğümlerle, şebekelerle kesişerek yayılan bir şebekenin içinde, farklılığı, çeşitliliği, özgünlüğü, yani ötekini var etmek… Özgürlüğü ve topluluk hakkını dolaşımda tutmak… Bilginin dolaşımı ve tüm mevcut ya da mümkün iletişimin hem etik hem de estetik kullanımının zaman ötesi kurallarını araştırarak uygulamak… Arketip olmadığına göre, bilgi ve enformasyonun –ve ifade içerik ve biçimlerinin- mülkiyeti de olamayacağını ortaya koymak… Sözcük, ses, durağan ve hareketli imge gibi iletim ortamları ve ifade tarzlarının tümünü kesip – biçip – yapıştırıp – ilişkilendirip – dönüştürüp ya da oldukları gibi kullanmak… Ötekini ötekine iletmeyi, gururla, bilginin dolaşım hakkı adına yapmak… Pekin’de kanatlarını çırpan kelebeğin gelecek ay New York’ta fırtına sistemlerine dönüşmesini izlemek… Düşünceye “kelebek etkisi” verip, hayata geçmek… Bilgiyi neşelendirmek için… “

     
    • ex instance 12:15 am on 22 Eylül 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      Her okuduğumda başka şeyler yakalayabildiğim bir yazı bu. Ya her defasında üstün körü okuyor oluyorum ya da başlığını garip bir şekilde haklı çıkaran bir sihri var. 🙂

c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç