Updates from Ozgur Uckan Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Ozgur Uckan 1:59 am on 02 October 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bellekten ekrana……. Viral yayılım… 

    Picture 5

    (eski defterlerden…)

    Sözcükler ve şeyler arasındaki temsiliyet sorunu, son iki yüzyıldır felsefenin başat konularından biri. Sanat ve edebiyatın da, özellikle son yüzyılda, kullanım, stil, ifade vb. sorunların dışında, giderek dilin kendisi üzerine katlandığını, dili başlı başına bir dünya olarak algılayıp bu dünyanın kendine özgü zaman-mekanı içinde çokboyutlu dolambaçlı mimariler kurup bozarak, tarihsel, mitolojik, kabalistik, fütüristik yolculuklara çıktığı görülüyor. “Dünyadaki herşey bir Kitap’a ulaşmak için varolur” diyen Mallarmé ile “sözcük psişik sözün kadavrasıdır, hayatın kendisine ait bir dille, sözcüklerden önceki Sözü yeniden bulmak gerek” diyen Artaud arasındaki gerilim şebekesinde, Kitap, ayrıcalıklı bir konumda oldu. Aynı zamanda tapılan ve nefret edilen bir “Dünya”. Bir yanda yazı çölü, öte yanda söz bahçesi… Ama Derrida’nın sorusu, Bilgi’den daha derine inen dil kuyusunun ağzında, açık duruyor hala: “yazmak, hala ontoloji ve grameri birbirine karıştırmak değil midir?”.

    “Ekrana karşı yazan” Paul Virilio, yeni bir direniş türünden söz ediyor: etimolojik olarak, kişiyi dolayımsız haklarından soymak anlamına gelen “medyatizasyon”un, bugün “bakışsızlığın, unutuşun, simülasyonun ve ataletin endüstriyalizasyonu”na dönüştüğü, “iletişim” teknolojilerinin “hız yönetimli psiko-coğrafi imparatorluğu” “enformasyon-dünya”da, “olguların artık olmadığı” sanal ekranlardan amnezi yaratarak, körleştirerek, fizik hareketi ve eylem imkanını sıfıra indirerek “sürekli bombardımanda bulunan” “sibernetik ideografi”ye, “elektro-optik enfografi”ye karşı, “episteme”nin gövde bulduğu graphein ve onun yaşlı, algılanabilir zamana tabi optik-grafik toposu, Kitap… Ataletin sanal evrenine evrilen Homo-Sapiens’e karşı, düşüncenin direniş potansiyelini ayağa kalkmak için kullanan Homo-Erectus… (“Geçmiş ola” diyenleri duyuyorum, olsun, henüz “tarihin sonu” gelmedi, ama Fukuyama emekliye ayrıldı çoktan. “İnsanlığın Son Günleri” bir yüzyıldır uzuyor. “Gerçekçi olup imkansızı istemek” için hala vakit var) Etkileşim imkanını sonsuzca çoğaltarak iletişime yeni bir sanal zaman-mekan bahşeder görünürken yazının zihinsel algılanabilirliğini içinden mayınlayan, düşünceyi etkisizleştiren, silisyum katmanlarını ve likid kristal ekranları mekan tutan “hiper-metin”in karşısında, bilgisayar çıktısı halinde de olsa elle tutulur kağıdın üzerinde sabitlenen, görece kalıcı metin ve onun potansiyel etkileşimli fizik-geometrik mekanı olarak kitap.  “Gösteri toplumu” daha bu kadar belirgin bir biçimde algılanamazken, imgenin aşırılarak “temsiliyetin sıfır derecesi”ne taşınıp etkisizleştirdiğinin ilk bilincine varanlar arasında plastik sanatlarla uğraşanlar vardı. Yazının plastik ifadeye nüfuz etmesi, “kavramsal sanat” terimi dolaşıma girmeden çok önce yaşandı. Kitabın sanatsal ifade için etkili bir alternatif medyum değeri taşıması da yeni değil. Kavramsal sanatın, özellikle de “Art & Language” akımının karşılaştığı mekan ve temsiliyetle, “yerleştirme”yle ilgili sorunları, “kavramsallık” adına yazı kullanımının taşındığı “sözlükçü” indirgemeleri anımsamak, bu “medyum”un ne kadar zorlu ve riskli olduğunu görmek için yeterli. Ama ekran-egemen atalet durumunun “temsil ettiği” tehlikeler karşısında (görsel-işitsel iletişim teknolojisiyle silahlanma teknolojisinin gelişimi arasındaki dolaysız bağıntılara biraz kafa yormak yeterli), bu güçlüklerle uğraşmaya, bunları deneyimlemeye ve hatta bir kez daha başarısız olmaya değer (John Cage, sanatsal yaratımın ekseni olarak gördüğü deneyim sürecinin, “başarı” ya da “başarısızlık” nosyonlarıyla anlamlandırılamayacağını söylerken haklıydı.).

    Belki belleğin tezahürü de, bir tür viral yayılımla dolaşıma giriyordur?

    Reklamlar
     
  • Ozgur Uckan 4:05 pm on 24 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Kimsin? 

    (Bir Friendfeed tartışmasından…)

    Bir dizi kavramla sanal-reel kişilik ayrımı konusunun izini felsefe, sosyoloji, antropoloiji ve bilişsel bilimlerde sürebiliriz. Bu kavramların bazıları rahatsız edici olabilir, ama bir şans verin…

    Kavramlarla ilgili referanslar şunlar:
    virtual embodiement/sanal vücut bulma” (http://embodiedresearch.blogspot.com/2007...; http://wiki.media-culture.org.au/index… ; Performance and Technology: Practices of Virtual Embodiment and Interactivity, Edited by Susan Broadhurst and Josephine Machon…)

    “posthuman / insan sonrası” (http://en.wikipedia.org/wiki… ; STELARC ARTICLES.; Donna Haraway, “A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century,” in Simians, Cyborgs and Women: The Reinvention of Nature (New York; Routledge, 1991), pp.149-181…)

    “transhuman / insan aşımı” (http://en.wikipedia.org/wiki... ; http://spacecollective.org/project… -özellikle “Contemplating Singularity” adlı makale)

    Bu kavramlar, sanallığı farklı bir boyutta algılatıyor. Bunlara göre, sanal diye adlandırdığımız boyut tamamen gerçek, ama bu gerçek dünyanın paralel evreni gibi bir gerçeklik değil, bizim yeni bir realite boyutundaki uzantımız (prosthesis, protez, uzantı) anlamında bir gerçeklik. Bu bağlamda bu yeni bir gerçeklik ve biz bu gerçeklikte eski benimizden daha fazla bir şey oluyoruz. Algı sınırlarımız, kapasitelerimiz, olasılıklarımız genişliyor, uzuyor. Üstelik bilgi ve iletişim teknolojileri sağlık bilimleri, genetik, nanoteknoloki ve tıp teknolojileri alanında gerçek bedenlerimize de gömülü hale gelmeye başladığına göre, bu uzantı durumu gerçekten de “vücut bulmaya” başlıyor Yapay sinirler, geliştirilmiş gözler, yapay organlar (organ printing), RFID implantlar, neurocomputing, iskelet implantları vs. Welcome to the Cyborg World!

    Beynimiz, algı yapımız (özellikle zaman-mekan algımız), kapasitelerimiz ve elbette değerlerimiz değişiyor. Ve bu değişim oldukça hızlı oluyor. Enformasyon hızında..

    Bence sanallık da gerçek. İnternette sanal bir boyut var, ama bu boyutlardan sadece biri. Sanallığı gerçekliğin tersi gibi algılamak yanlış sonuçlar doğurur. Bir örnek vermem gerekirse, sanallık sanki sinemanın evrenine benziyor. Daha önce hiç varolmayan bir evren, sinema mecrasının oluşumuyla vücut buluyor ve gerçekliğin bir parçası haline geliyor. Fotoğraf da öyle. Dijital evren de sanallık adı verdiğimiz çok boyutlu bir evren yaratıyor. Bu ise sinemanın üç boyutlu, programlanabilir, anlık değişimlere açık, etkileşimli bir hali sanki. İnsan algısı ve yaratımı bu yeni dünyaya doğru uzuyor (protez), ama kendisinden kopmadan yapıyor bunu. O hala insan, ama sanallıkla beraber “daha fazla” insan… Post-insan. Sanallık son derece gerçek teknolojilerin iş başında olduğu, ciddi meblağların döndüğü dev bir sektör aynı zamanda. İnterneti de aşan bir boyutu var. Sanallıkla ilgili söylemlerin “demode” olduğunu düşünmek yanlış olur.

    Ekranın ölümüyle beraber sanallık bizi daha da kuşatacak, gündelik algı dünyamızı kıracak. Üstelik bütün bunlar hızla olacak, oluyor bile…

     
  • Ozgur Uckan 3:05 am on 23 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    duvardaki sızıntı… 

    “Duvarların bakıma ihtiyacı vardır. Karşı durdukları şeyin uzun süren çalışmasına yenilmemek için yenilenmeleri, desteklenmeleri gerekir. Bir duvarı en çok tehdit eden ögelerden biri de, içerden gelen sızıntılardır. Küçük ve sürekli saldırılar… İçeridekini korumak için inşa edilmiş bir duvarı korunaksızlık özgürlüğü önünde bir engel olarak algılayan “içerideki”nin [“doğal”] eğilimiyle oluşan çatlaklara yürüyen irade sızıntıları… ”

    (eski sayfalardan…)

     
  • Ozgur Uckan 11:56 pm on 21 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: arketip, ayrıkotu, ağ, özgürlük, bilgi, bilgi özgürlüğü, estetik, etik, göçebe, iktidar, iletişim, kaos, kaotik retorik, kelebek etkisi, kod, neşeli bilgi, otonomi, retorik, söz, sistem, T.A.Z., teknik, virüz, şebeke   

    Kaotik Retorik 

    shenwei2

    Ne zamandır alamet-i farikam haline gelmiş metni bu ilk girişe alayım o zaman:

    “Fizik dünyadaki “kaotik davranış”larla ilgilenen bilim adamlarının üzerinde fikir birliğine vardıkları ender çıkarsamalardan biri, tüm kaotik sistemlerin rastlantısallık olarak ortaya çıkan bir öngörülemezlik gösterdiğidir. Rastlantısallığın ortaya çıkış süreci, duruma göre, fark edilemeyecek denli yavaş ya da son derece ani olabilir. Kimi zaman “yasa”ların rastlantıdan ibaret olduklarının algılanması kadar ağır, kimi zaman hızı yasalaştırabilecek kadar rastlantısal… “Kaos teorisi”, fizik dünyanın şimdiye dek iddia edilenin aksine, düzensizliğe doğru eğilim gösterdiği varsayımına dayanır.

    Kaos, “düzensizliğin düzeni” olarak da adlandırılabilir. Bu blog “kaos”tan bir “retorik” üretmeye çalışarak düzensizlikte varolan örgüyü belirgin kılmayı arzuluyor.

    “Sistemlerin global doğasının bilimi” Kaos ile, karmaşanın evrensel davranış biçimlerini izleyerek göçebelik etmek… Her yeniliğe, her yeni fikre, her farklı eyleme bir kaynak, bir kök, bir köken, bir ilkörnek, bir arketip aramaktansa, düşünmek, eylemek ve iletmek… Arketipine bağlanmayan düşünce ve eylemin, ayrıkotu misali, özgürce ve dönüşmeye karşı koymadan yayıldığı şebekeyi izlemek… Hareket halinde düşünceye katılmak… İletişimin olduğu her yerde “topluluk” da olduğunu bilerek etkileşime girmek… Söylemek kadar dinlemek, anlamak, anlamlandırmak ve dolaşıma sokmak… Fikirlerin, kendilerini kopyalayarak yayılan virüsler misali yayılıp, mutasyona uğradıkça yayıldıkları şebekeyi de dönüştürdüklerinin farkına varmak… Virüsün, yapısı gereği otonom olduğunun bilincinde olarak, onu kullanmaya çalışan güç ve iktidar tutkunlarının tersine, virüsü “taklit etmek”…Merak virüsünün kodlarına karışıp, sistemin en ince, en derin sırlarına ulaşıp, çekirdekleri, “kaynak kodları”nı yarıp açmak… Sözün viral kodlarını çözmek, mutasyona uğratmak ve antiviral ifade biçimleri geliştirmek… Tekniği yeni (ve daha güzel) teknikler geliştirerek kullanmak… Aleti, malzemenin sunduğu imkânların basit bir açılımından ibaret görmek… Eti küçümsememek, elin alet yapmaktan başka işlere de yarayacağını sürekli olarak yeniden keşfetmek… Arketipin yer almadığı, kendini tekrarlayarak açılan, açılırken dönüşen ve başka hatlarla, düğümlerle, şebekelerle kesişerek yayılan bir şebekenin içinde, farklılığı, çeşitliliği, özgünlüğü, yani ötekini var etmek… Özgürlüğü ve topluluk hakkını dolaşımda tutmak… Bilginin dolaşımı ve tüm mevcut ya da mümkün iletişimin hem etik hem de estetik kullanımının zaman ötesi kurallarını araştırarak uygulamak… Arketip olmadığına göre, bilgi ve enformasyonun –ve ifade içerik ve biçimlerinin- mülkiyeti de olamayacağını ortaya koymak… Sözcük, ses, durağan ve hareketli imge gibi iletim ortamları ve ifade tarzlarının tümünü kesip – biçip – yapıştırıp – ilişkilendirip – dönüştürüp ya da oldukları gibi kullanmak… Ötekini ötekine iletmeyi, gururla, bilginin dolaşım hakkı adına yapmak… Pekin’de kanatlarını çırpan kelebeğin gelecek ay New York’ta fırtına sistemlerine dönüşmesini izlemek… Düşünceye “kelebek etkisi” verip, hayata geçmek… Bilgiyi neşelendirmek için… “

     
    • ex instance 12:15 am on 22 Eylül 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      Her okuduğumda başka şeyler yakalayabildiğim bir yazı bu. Ya her defasında üstün körü okuyor oluyorum ya da başlığını garip bir şekilde haklı çıkaran bir sihri var. 🙂

c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç