Bellekten ekrana……. Viral yayılım…

Picture 5

(eski defterlerden…)

Sözcükler ve şeyler arasındaki temsiliyet sorunu, son iki yüzyıldır felsefenin başat konularından biri. Sanat ve edebiyatın da, özellikle son yüzyılda, kullanım, stil, ifade vb. sorunların dışında, giderek dilin kendisi üzerine katlandığını, dili başlı başına bir dünya olarak algılayıp bu dünyanın kendine özgü zaman-mekanı içinde çokboyutlu dolambaçlı mimariler kurup bozarak, tarihsel, mitolojik, kabalistik, fütüristik yolculuklara çıktığı görülüyor. “Dünyadaki herşey bir Kitap’a ulaşmak için varolur” diyen Mallarmé ile “sözcük psişik sözün kadavrasıdır, hayatın kendisine ait bir dille, sözcüklerden önceki Sözü yeniden bulmak gerek” diyen Artaud arasındaki gerilim şebekesinde, Kitap, ayrıcalıklı bir konumda oldu. Aynı zamanda tapılan ve nefret edilen bir “Dünya”. Bir yanda yazı çölü, öte yanda söz bahçesi… Ama Derrida’nın sorusu, Bilgi’den daha derine inen dil kuyusunun ağzında, açık duruyor hala: “yazmak, hala ontoloji ve grameri birbirine karıştırmak değil midir?”.

“Ekrana karşı yazan” Paul Virilio, yeni bir direniş türünden söz ediyor: etimolojik olarak, kişiyi dolayımsız haklarından soymak anlamına gelen “medyatizasyon”un, bugün “bakışsızlığın, unutuşun, simülasyonun ve ataletin endüstriyalizasyonu”na dönüştüğü, “iletişim” teknolojilerinin “hız yönetimli psiko-coğrafi imparatorluğu” “enformasyon-dünya”da, “olguların artık olmadığı” sanal ekranlardan amnezi yaratarak, körleştirerek, fizik hareketi ve eylem imkanını sıfıra indirerek “sürekli bombardımanda bulunan” “sibernetik ideografi”ye, “elektro-optik enfografi”ye karşı, “episteme”nin gövde bulduğu graphein ve onun yaşlı, algılanabilir zamana tabi optik-grafik toposu, Kitap… Ataletin sanal evrenine evrilen Homo-Sapiens’e karşı, düşüncenin direniş potansiyelini ayağa kalkmak için kullanan Homo-Erectus… (“Geçmiş ola” diyenleri duyuyorum, olsun, henüz “tarihin sonu” gelmedi, ama Fukuyama emekliye ayrıldı çoktan. “İnsanlığın Son Günleri” bir yüzyıldır uzuyor. “Gerçekçi olup imkansızı istemek” için hala vakit var) Etkileşim imkanını sonsuzca çoğaltarak iletişime yeni bir sanal zaman-mekan bahşeder görünürken yazının zihinsel algılanabilirliğini içinden mayınlayan, düşünceyi etkisizleştiren, silisyum katmanlarını ve likid kristal ekranları mekan tutan “hiper-metin”in karşısında, bilgisayar çıktısı halinde de olsa elle tutulur kağıdın üzerinde sabitlenen, görece kalıcı metin ve onun potansiyel etkileşimli fizik-geometrik mekanı olarak kitap.  “Gösteri toplumu” daha bu kadar belirgin bir biçimde algılanamazken, imgenin aşırılarak “temsiliyetin sıfır derecesi”ne taşınıp etkisizleştirdiğinin ilk bilincine varanlar arasında plastik sanatlarla uğraşanlar vardı. Yazının plastik ifadeye nüfuz etmesi, “kavramsal sanat” terimi dolaşıma girmeden çok önce yaşandı. Kitabın sanatsal ifade için etkili bir alternatif medyum değeri taşıması da yeni değil. Kavramsal sanatın, özellikle de “Art & Language” akımının karşılaştığı mekan ve temsiliyetle, “yerleştirme”yle ilgili sorunları, “kavramsallık” adına yazı kullanımının taşındığı “sözlükçü” indirgemeleri anımsamak, bu “medyum”un ne kadar zorlu ve riskli olduğunu görmek için yeterli. Ama ekran-egemen atalet durumunun “temsil ettiği” tehlikeler karşısında (görsel-işitsel iletişim teknolojisiyle silahlanma teknolojisinin gelişimi arasındaki dolaysız bağıntılara biraz kafa yormak yeterli), bu güçlüklerle uğraşmaya, bunları deneyimlemeye ve hatta bir kez daha başarısız olmaya değer (John Cage, sanatsal yaratımın ekseni olarak gördüğü deneyim sürecinin, “başarı” ya da “başarısızlık” nosyonlarıyla anlamlandırılamayacağını söylerken haklıydı.).

Belki belleğin tezahürü de, bir tür viral yayılımla dolaşıma giriyordur?