Balkon

Sonbaharın eliyle sıkıp buruşturduğu, hüznüyle kurutup bir paçavra gibi attığı sarılar, siz nelere kadirsiniz böyle?

En olmadık anlarda olmadık his dökümleri yaratır, sonra da oh olsun diye size bakanlara hüzün bakışlarınızı fırlatırsınız. Bazen seker, bazen yakalar kurbanını böyle günlerde o bakışlar, o zaman hissizini, uğursuzunu dinlemez, kafası iyi olmayanı dahi kedere boğar, en az 10 dakika kendine kilitler, tabiri caizse kal getirir, helal olsun.

Ha bir de, hava sıcağın bir derece az, soğuğun bir derece fazlasıyken, yaprakların ve yağmurun attığı pislik içindeki balkonun dışında görüntüsünü tamamlayan şehir yaşamı klimaları, boş leğenler, kurlaşan leylekler, hafiften esen rüzgar, uzaklarda denizin varlığı ve yokluğu, ha bir de çocukların kuru gürültüleri varken, yani konseptini tamamlamışken, kanına girer, artık şans bırakmaz adamda. Vakit, keder vaktidir, geçmiş olsun.

O zaman bıraktım dinlemez, başlamadım dinlemez, yeni söndürdüm dinlemez, istetir kendini sigara. İlle yakıcan, başka bir çaren yok. İçine havanın soğuk ve temiz kokusunu da çektin mi tamamdır, artık 2 kelimeye bile gözlerini dolduracağın kıvama gelmişsindir.

Bir müzik açacaksın içerde, çıkacaksın balkona. Etrafına biraz göz atıp yakacaksın sigaranı, oh mis gibi bir duygu, şimdi sıra derin incelemelerde.

Önce mekanı bir inceleyelim; balkon tabi ki pis, ama ev terliklerinle girecek kadar cezp edici aynı zamanda. Sanki annenden saklıyor gibi, hafif mahçup, hafif bir çocuk yaramazlığı ile basacaksın o pis yere, adet budur. Duvarın yakınına geldin mi, koy sigaranı duvarın üzerine, ne aşağı düşecek kadar tehlikede olsun, ne de içeri düşecek kadar sağlamda. Madem zorla istetti kendini, bir huzursuzlukla bulunsun kaldığı yerde, korkularının esiri bir tek sen mi olacaksın ya? Sonra dönüp bakacaksın bir dünyaya, ağzını öpeyim pinhaninin.

Sol tarafında, hani o şair adamın perdeleri olmayan odasının bulunduğu apartmanda, çatıda İstanbul suyundan daha beterce bir suyu içinde barındırdığı belli olan bir tanker, çirkin sarı rengiyle yavşakça gülümsüyor güzel ve açık gökyüzüne. Üzerinde bir leylek var, hemen yanındaki dumanının tüttüğünü hiç görmediğin bacanın üzerinde de bir diğeri, kurlaşıyorlar, ama sesleri gerçekten berbat, ve tam olması gerektiği gibi. Hemen yanlarındaysa sıra sıra antenler, evlerinin içine kapanıp ordan tekil bir iletişimi tercih eden sürünün kolu bacağı, duruyorlar güzel çirkinlikleriyle. Naparsın, hayat..
Aşağıya doğru bir göz ucuyla baktığında görünen ilk şey klimalar. 3-5 tanesi dizilmiş tek katlı yapının üzerine, o yapının da ne olduğunu tam anlamış değilken, bir de bu kadar klimayı ne yaptığını düşünmek biraz fazla gelebilir, düşünme.

Biraz daha aşağılarda, apartmanın ve diğer apartmanların zemin katlarının ve geçmişin sahipleri antikacıların arka bahçeleri. Ne görmeyi beklediğini/beklediğimi bilmiyorum, ama büyülü bir geçmiş havasından çok hafif bir gülümseme getirecek komik nesneler mekanı olmuş, belki de mevsimlerdir yerleri değişmeden kalan bu sahiplerin karakterine bürünmüş melun melun bakıyorlar. Sağa yakın olanında, çok yaşlı olduğu belli olan bir ağaç, -bu ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim, ağacın neredeyse bu kata, 4. kata bakan tarafında bir dalda bir poşet çöp duruyor, düşün düşün, mantık almıyor, nasıl, neden??:)- ağacın gövdesine asılmış bir davul.. onca yağmuru, karı, fırtınayı, güneşi yedikten sonra orada tabi ki işlevsiz. Orada ne işi var, ne amaçla konulmuş ta unutulmuş ta çürütülmüş bilinmez, tıpkı yanındaki katlanan sandalyenin sahiplendiği gibi, ufak bahçeyi sahiplenmiş, e haklı.
Yine de güzel umutlar varmış başlarda bahçeyle ilgili, belli. Giriş kapısından bahçenin ortasına kadar taşlar döşenmiş, kalan yeşilliklere basılmasın da bozulmasın diye. Sonra en son ne zaman ayak bastı bu taşlara o antikacı, bilinmez.. ama belli olan bir şey var ki o da diğer benzerleri gibi bu bahçeye de geçmiş havasını ve yalnızlığını vermiş, insan bakarken bir tuhaf oluyor, yalnız hissediyor, sessiz hissediyor.

Sola yakın olanına geçelim; içinde kimbilir hangi yağmurdan kalma pis bir suyun bulunduğu mavi bir leğen. Hafif toprağa gömülmüş artık, yerlisi olmuş bahçenin. Arada uğrayıp su içen kuşlar dışında hayatla pek bir iletişimi yok, ama mutlu görünüyor. Olsun, bazıları yalnız mutlu. Etrafı hafif çim hafif toprak karışımı, arada sahibinin gelip antikalara cila spreyi sürdüğü, bu yüzden cila spreyi kokan, cilalanmış, özünden çıkmış, yine de sahibine özveriyle yaklaşmış, sonra da yakınlaşmış, ama hiç yaranamamış, yaranmak ne kelime, baya bir boşlanmış, horlanmış, diğerinin sempatik görüntüsünden farklı olarak acınası, acımtrak bir bahçe olup çıkmış. Daha yalnız görünüyor, daha terkedilmiş ayrıca. En kötüsü de sahibinin içinde bulunup iletişimde bulunmadığı yalnız bir bahçe..
Ve bununla aynı düzlemde onca benzeri..

Kafanı kaldırıp, o nelere kadir olan, o inanılmaz havası ile sarıları göreceksin.. kimisi dökülmüş, balkonuna konuvermiş, kimisi yalnız bahçelerde, kimisi damlarda, kimisi humus olmuş, toprakta, onla beslenen bitkide, börtü böcekte can bulmuş, her yerden, her haliyle sana bakmakta. Hüznü ta iliklerine kadar hissettirmekte.

Tam o sırada işte, tam o anda, telefonu eline alıp, o birini aramak, tam olarak bu sarıların fikri. Öylesine yalnızlar ve öylesine bütünler ki, yanlarında içine dönüp, yalnızlığından korkup, o birine sarılmak duygusu, ya da tam tersi bazen, kendine sarılmak, koca dünyada, küçük bir nokta olan varlığınla yetinmeyi öğrenmek gibi bir tekabül geçişi yaşatmakta adeta bu sarılar. Ah yok mu bu sarılar.. bak hüzne daldım yine, kendime sarılma vaktidir.