Fallout: Dünyanın Astroloji Haritası

The Unity will bring above the master race. One able to survive, or even thrive, in the wasteland. As long as there will be differences, we will tear ourselves apart fighting each other. We need one race! One goal! One people… to move forward to our destiny.~Fallout

İçten pazarlıklı bir insan değilim. O yüzden baştan, açık açık söylüyorum: Şu an üçüncü cümlesini okumaya başladığınız yazı bir video oyunu anlatımı/tanıtımı kisvesi altında nükleer “ıvır zıvırlar”dan bahsetmektedir/bahsedecektir.

Başlıkta da adı geçen “Fallout” bazıları için sadece bir video oyunu olabilir, anlayışla karşılıyorum; lakin video oyunu diyip geçmemek lazım; zira “nükleer silah barındırdığı için” ele geçirilen ülkelere (bkz: Irak), güvenlik sistemi devre dışıyken yapılan bir deney nedeniyle sızıntı yapıp neredeyse 2 (yazıyla iki) milyon kişinin ölümüne sebebiyet veren nükleer reaktörlere (bkz: Çernobil) ve daha nicesine ev sahipliği yapan bir dünyada ikamet ediyoruz.

Fallout kelimesinin dilimizdeki karşılığı “nükleer serpinti”, yani bir nükleer silahın patlaması ya da bir nükleer kazanın gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan radyasyonun, atmosferden yer yüzüne geri yansıması… Fallout adlı oyunun anlattığı şey de tam olarak bu. Nükleer silahların da bolca teşvikiyle birlikte yaşanmış bir üçüncü dünya savaşının ardından, yıllarca sığındığımız, hatta -özellikle yıllarca kelimesinin anlamını artırmak için yazıyorum- doğup büyüdüğümüz yer altı barınağımızdan su akışını sağlayan mikroçipimizin bozulması nedeniyle çıkmak zorunda kaldığımız ve neredeyse tamamen “yok olmuş” bir dünyayla yüz yüze geldiğimiz bu oyun, benim gibi incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden komplo teorileri üreten insanlar için bir oyundan daha fazlası anlamına geliyor.

Nasıl ki bazı filmler, bazı kitaplar, bazı resimler insanları bir “farkındalığa” yöneltmeyi amaçlıyorsa, bazı video oyunları da aynı hedefin peşinden koşuyor diye düşünüyorum. Ve bu düşünceme örnek olarak da Fallout’u gösteriyorum; çünkü Fallout’un anlattığı korku dolu hikayede Pamuk Prenses’in yedi cücesinden birini, Rapunzel’in saçını, Cindrella’nın ayakkabısını değil, bizzat hikâyenin sahibini, jönünü, esas oğlanını canlandırıyorsunuz. Bunu yaparken de kendi yarattığınız karakteri, tercihen “kendinizi” yönetiyorsunuz: Hikâyeyi dinlemiyor, yaşıyorsunuz.Ve hikâye hem oyunun içindeki, hem de bilgisayar başındaki “siz”e tek bir şey haykırıyor: RADYASYON TEHLİKELİDİR!

Bu mesajı bize kimi zaman trajik, kimi zaman ironik şekilde veriyor oyun. Ortalıkta bir çeşit başa dönme, “primatlaşma” söz konusu: Para yerine kullanılan gazoz kapakları, harap olmuş evler, fakirlik, sefâlet, kumar ve uyuşturucu bağımlıları, sokakları dolduran fahişeler, vs.

İşin ilginci, bu kaos ortamı içinde “insan ırkı” olarak yalnız değiliz. Radyasyon yüzünden derileri yanmış ve “mutant” diye adlandırılmaya başlanmış mazlum insanlar, değişime uğramış garip garâbet canlılar, iki kafalı inekler ve kendini “şövalye” ilan edip bütün bu değişime karşı gelen “Çelik Kardeşliği” de hikâyemizde bize eşlik edenler arasında.

Bütün bu olayların sebebi ne? Cevabı basit: İsteseler birlikte kardeşçe yaşayabilecek ülkelerin -nedense- birbirlerine güç gösterisi yapma çabaları. Peki sonuç ne? O da bir üst paragrafta mevcut.

Radyasyon, nükleer silahlanma, nükleer santral gibi kavramların -her ne kadar oyundaki gibi mutant ırklar yaratmasa da- insan aklının almadığı/almayı reddettiği ölçüde korkunç olduğunu bildiğimiz halde, bütün bu kavramlara olan sevdamızdan vazgeçemiyor olmamızın nedenini çözmek çok güç. Çocukluğumdan aklımda kalan küçük bir ayrıntı vardır: İlkokulda okurken sınıfımızda asılı duran ve tarih çağlarını gösteren tabloda 2000 yılından sonrası için “uzay çağı” yazardı, hala neye dayanarak yapıldığını anlayamadığım bir öngörüyle. O yüzden benim için, içinde bulunduğumuz çağ “uzay çağı”dır; lakin çağı yakalayan insanlar değil, teknoloji oldu/oluverdi ne hikmetse. Ve ne üzücüdür ki hâla bunun farkına varamadığımızdan, kendi zekâmız çağa ayak uyduramadan yapay zekayı -artificial intelligence- geliştirme çabasına düştük. Belki de artık her şeyi “sanal” bir düzleme oturtup, bütün bu olan “korkunç ama gerçek” olayları yadsımak istememizden, ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrımızdan… Geç de olsa korkarak, üzülerek farkına varacağız ki, Hiroşima’da ölen yüz binlerce insandan, Çernobil faciası yüzünden kaybedilen ve hala kaybedilmeye devam edilen canlardan –bu noktada Kazım Koyuncu’yu sevgiyle anıyorum-, radyasyonla yıkanan toprakların varlığını bildiğimizden beri sıkı sıkı sarılıyor o yılan bize. Ve Sinop’a nükleer santral kurma çabaları azimle sürdürüldükçe, ülkeler “nükleer başlıklı kızlarını” baş tacı ettikçe, herkes tehlikenin farkında olmasına rağmen “bize bir şey olmaz, her şey kontrol altında” kafası kırılmadıkça, sıkmaya devam edecek bizi; boğana, öldürene kadar.

Bir şeyden ders almak, bir yanlışın farkına varmak için, o yanlışı yüzlerce kez tekrarlamak gerekmiyor. Tarih tekerrürden ibaret ve “gelecek” belki de Fallout gibi oyunlarda, tehlikeyi bangır bangır bağıran kitaplarda, makalelerde, belgesellerde, en önemlisi de “geçmişte” yazılmış durumda.

Fallout’un bir bölümünde, eskiden ailece oturup izlenen “Lassie” adlı diziye bir gönderme vardır: Bir köyde karşılaştığınız, köpeği kendinden geçmişçesine havlayan adam, “Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor” der. Ne dersiniz, belki de bütün bu olan bitenler bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordur? –

広島の少女サダコへ捧げる*…

/Çağrı

8 Temmuz 2006

İstanbul Açık Radyo Ansiklopedisi’nden…

*Hiroşima’nın Sadako’sunun anısına…