Recent Updates Toggle Comment Threads | Tuş takımı kısayolları

  • Volkan Çelik 1:46 pm on 09 October 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: engellerı kaldırın, engelli, insan   

    Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz … 

    Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz aynı şekilde doğduk, aynı şekilde doyduk, çocuk olduk. Sonra büyüdük, olduk. Kadın ve erkek olduk. Yaşlı ve genç. Özgür ve tutuklu. Siyah ve beyaz. Farklı sıfatlar verildi her birimize: uzun, kısa, şişman, güzel, çirkin, “engelli” olduk. Eşit olamadık bir tek. Hani herkes eşitti hayatta?! Neden bazıları daha eşittir ki bu hayatta!

    Sen… Sokağa çıktığında kaç tane engelli ile karşılaşıyorsun? Karşılaştığında ne düşünüyorsun? Bir şey düşünüyor musun? Türkiye nüfusunun yüzde kaçı engelli biliyor musun? Sokakta bir engelli görmek için kaç engelin var farkında mısın? Peki onların nasıl yaşa(yama)dıklarının?

    Büyüdüğünde kim olursan ol, ne yaparsan yap eşit yaşamak için çalışan insanlar var burada! Her insanın birçok engeli ve bir kalbi var. Kalbini engelleme, engelleri kaldır!

    Eğer sen de insan olmayı önemsiyor, “bir engel de ben olmayayım” diyorsan;

    http://www.engellerikaldir.com ‘a girerek destekleyenlere kendi adını ekleyerek hassasiyetini gösterebilir, facebook grubuna tüm listeni davet edebilir, msn iletine web site adresini yazabilir, blog veya sahip olduğun mecralarda konuya yer verebilir, konu hakkında fikir ve önerilerini e-posta gönderebilir, sponsor olabileceğini düşündüğün tanıdıklarına konuyu paylaşabilirsin.

    Gün gelecek, herkes önce “insan” olacak…

    Engelleri Kaldır Hareketi
    http://www.Engellerikaldir.com

     
  • Ozgur Uckan 1:59 am on 02 October 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Bellekten ekrana……. Viral yayılım… 

    Picture 5

    (eski defterlerden…)

    Sözcükler ve şeyler arasındaki temsiliyet sorunu, son iki yüzyıldır felsefenin başat konularından biri. Sanat ve edebiyatın da, özellikle son yüzyılda, kullanım, stil, ifade vb. sorunların dışında, giderek dilin kendisi üzerine katlandığını, dili başlı başına bir dünya olarak algılayıp bu dünyanın kendine özgü zaman-mekanı içinde çokboyutlu dolambaçlı mimariler kurup bozarak, tarihsel, mitolojik, kabalistik, fütüristik yolculuklara çıktığı görülüyor. “Dünyadaki herşey bir Kitap’a ulaşmak için varolur” diyen Mallarmé ile “sözcük psişik sözün kadavrasıdır, hayatın kendisine ait bir dille, sözcüklerden önceki Sözü yeniden bulmak gerek” diyen Artaud arasındaki gerilim şebekesinde, Kitap, ayrıcalıklı bir konumda oldu. Aynı zamanda tapılan ve nefret edilen bir “Dünya”. Bir yanda yazı çölü, öte yanda söz bahçesi… Ama Derrida’nın sorusu, Bilgi’den daha derine inen dil kuyusunun ağzında, açık duruyor hala: “yazmak, hala ontoloji ve grameri birbirine karıştırmak değil midir?”.

    “Ekrana karşı yazan” Paul Virilio, yeni bir direniş türünden söz ediyor: etimolojik olarak, kişiyi dolayımsız haklarından soymak anlamına gelen “medyatizasyon”un, bugün “bakışsızlığın, unutuşun, simülasyonun ve ataletin endüstriyalizasyonu”na dönüştüğü, “iletişim” teknolojilerinin “hız yönetimli psiko-coğrafi imparatorluğu” “enformasyon-dünya”da, “olguların artık olmadığı” sanal ekranlardan amnezi yaratarak, körleştirerek, fizik hareketi ve eylem imkanını sıfıra indirerek “sürekli bombardımanda bulunan” “sibernetik ideografi”ye, “elektro-optik enfografi”ye karşı, “episteme”nin gövde bulduğu graphein ve onun yaşlı, algılanabilir zamana tabi optik-grafik toposu, Kitap… Ataletin sanal evrenine evrilen Homo-Sapiens’e karşı, düşüncenin direniş potansiyelini ayağa kalkmak için kullanan Homo-Erectus… (“Geçmiş ola” diyenleri duyuyorum, olsun, henüz “tarihin sonu” gelmedi, ama Fukuyama emekliye ayrıldı çoktan. “İnsanlığın Son Günleri” bir yüzyıldır uzuyor. “Gerçekçi olup imkansızı istemek” için hala vakit var) Etkileşim imkanını sonsuzca çoğaltarak iletişime yeni bir sanal zaman-mekan bahşeder görünürken yazının zihinsel algılanabilirliğini içinden mayınlayan, düşünceyi etkisizleştiren, silisyum katmanlarını ve likid kristal ekranları mekan tutan “hiper-metin”in karşısında, bilgisayar çıktısı halinde de olsa elle tutulur kağıdın üzerinde sabitlenen, görece kalıcı metin ve onun potansiyel etkileşimli fizik-geometrik mekanı olarak kitap.  “Gösteri toplumu” daha bu kadar belirgin bir biçimde algılanamazken, imgenin aşırılarak “temsiliyetin sıfır derecesi”ne taşınıp etkisizleştirdiğinin ilk bilincine varanlar arasında plastik sanatlarla uğraşanlar vardı. Yazının plastik ifadeye nüfuz etmesi, “kavramsal sanat” terimi dolaşıma girmeden çok önce yaşandı. Kitabın sanatsal ifade için etkili bir alternatif medyum değeri taşıması da yeni değil. Kavramsal sanatın, özellikle de “Art & Language” akımının karşılaştığı mekan ve temsiliyetle, “yerleştirme”yle ilgili sorunları, “kavramsallık” adına yazı kullanımının taşındığı “sözlükçü” indirgemeleri anımsamak, bu “medyum”un ne kadar zorlu ve riskli olduğunu görmek için yeterli. Ama ekran-egemen atalet durumunun “temsil ettiği” tehlikeler karşısında (görsel-işitsel iletişim teknolojisiyle silahlanma teknolojisinin gelişimi arasındaki dolaysız bağıntılara biraz kafa yormak yeterli), bu güçlüklerle uğraşmaya, bunları deneyimlemeye ve hatta bir kez daha başarısız olmaya değer (John Cage, sanatsal yaratımın ekseni olarak gördüğü deneyim sürecinin, “başarı” ya da “başarısızlık” nosyonlarıyla anlamlandırılamayacağını söylerken haklıydı.).

    Belki belleğin tezahürü de, bir tür viral yayılımla dolaşıma giriyordur?

     
  • Ali Riza Esin 6:10 pm on 30 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Düşün Düşün Boktur İşin 

    MağaraBu yazının başlığı, üzerinde çalıştığım başka bir yazının başlığı olacak veya olmayacak tek harflik farkla. Henüz karar veremedim; sanki böyle deyince daha eğlenceli ama yetersiz geliyor bana. Okumak isteyip istememe noktasında okur insanının, “Düşün Düşün Boktur İşin” diye bir başlıkla, “Düşün Düşün Çoktur İşin” diyen bir başlık arasında büyük fark varmış gibi geliyor. İkincisi daha didaktik gelebilir okurlara diyor kör şeytan; oysa amacım hep yaptığım gibi bir konu üzerindeki fikirlerimi yansıtmak, yazarken düşünmek konu üzre; altına yazacaklarım aynı oysa. Didaktizm denen şeyin canı cehenneme, onu ahkâm kesmekle yorumlamak, fikir yürütmek, deneme yazmak arasındaki farkı bilmeyenler düşünsün; düşünmekle çıkamıyorlarsa içinden, Nurullah Ataç okumaları tavsiye edebilirim en kestirmeden.

    O tek harfi yerinden oynatmazsam, hayatımda yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birini, kelimelerle, harflerle oynama zevkini ıskalamış olurum ki bunu hiç istemiyorum. Hayatı ıskalamayı yani… Yine de sanırım her zaman yaptığım gibi yazımı tamamen bitirdikten sonra karar versem daha iyi olacak. Evet, sanırım öyle.

    Konu beni aşan bir konu, bunu bilerek başladım yazmaya. Beni aştığını rahatça söyleyebiliyorum, çünkü bırakın insanlığın en başından bugünlere erişen aynı başlıklı bilgilerini, düşünmek üzerine düşünen, düşündüklerini yazan tek kişi değilim hem, hem de yazımda söylemeye çalıştıklarım tam da bunu anlatmaya çalışacak. Kimsenin her şeyi, hatta hiçbir şeyi bilmediği üzerine bir yazı yazmaya koyuldum; öğrenmenin sonsuzluğu yanında bilmenin, bildim demenin arasındaki farkı aramak için çıktım yola. Bulabildiğimi de söyleyemem, bulabileceğimi de. Anlamlandırmanın kendiliğinden gerçekleşen aşamasını geçip, üzerine bugün için var olan tüm bilgileri de koysak o anlamın kendi gerçeğini –tamamen– yakalayabileceğini düşünmüyorum çünkü. Varılabilecek en iyi ve herkes için en faydalı nokta, o gün için en geçerli olan ve “düşünenlerce” en çok benimsenendir ancak.

    Yazımda bazı görüşlerinden faydalandığım ustalar var; Bunlardan Ahmet İnam, şunu söylemiş:

    “Düşünmenin ‘kendi başına’ bir değeri vardır. Hangi anlamda? Düşünmenin ‘kendi başına’ olan değerini yakalayamadığımızda, sorun çözücü gücünün, ‘işe yararlılık katsayısının’ azaldığını söyleyerek başlayayım. Düşünme üstüne düşünme gerekli bize, sağlıklı düşünmeyi öğrenmek için.”

    Düşünme üzerine düşünmeye çalışacağım yine ama bu defa “canlı yayın” yapmayı düşünüyorum.

    Yazdığım, yazmaya devam ettiğim bir yazı üzerine yazdığım ilk yazı bu; güzelmiş yazması.🙂

     
  • janzu 1:30 am on 27 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: balkon, sonbahar   

    Balkon 

    Sonbaharın eliyle sıkıp buruşturduğu, hüznüyle kurutup bir paçavra gibi attığı sarılar, siz nelere kadirsiniz böyle?

    En olmadık anlarda olmadık his dökümleri yaratır, sonra da oh olsun diye size bakanlara hüzün bakışlarınızı fırlatırsınız. Bazen seker, bazen yakalar kurbanını böyle günlerde o bakışlar, o zaman hissizini, uğursuzunu dinlemez, kafası iyi olmayanı dahi kedere boğar, en az 10 dakika kendine kilitler, tabiri caizse kal getirir, helal olsun.

    Ha bir de, hava sıcağın bir derece az, soğuğun bir derece fazlasıyken, yaprakların ve yağmurun attığı pislik içindeki balkonun dışında görüntüsünü tamamlayan şehir yaşamı klimaları, boş leğenler, kurlaşan leylekler, hafiften esen rüzgar, uzaklarda denizin varlığı ve yokluğu, ha bir de çocukların kuru gürültüleri varken, yani konseptini tamamlamışken, kanına girer, artık şans bırakmaz adamda. Vakit, keder vaktidir, geçmiş olsun.

    O zaman bıraktım dinlemez, başlamadım dinlemez, yeni söndürdüm dinlemez, istetir kendini sigara. İlle yakıcan, başka bir çaren yok. İçine havanın soğuk ve temiz kokusunu da çektin mi tamamdır, artık 2 kelimeye bile gözlerini dolduracağın kıvama gelmişsindir.

    Bir müzik açacaksın içerde, çıkacaksın balkona. Etrafına biraz göz atıp yakacaksın sigaranı, oh mis gibi bir duygu, şimdi sıra derin incelemelerde.

    Önce mekanı bir inceleyelim; balkon tabi ki pis, ama ev terliklerinle girecek kadar cezp edici aynı zamanda. Sanki annenden saklıyor gibi, hafif mahçup, hafif bir çocuk yaramazlığı ile basacaksın o pis yere, adet budur. Duvarın yakınına geldin mi, koy sigaranı duvarın üzerine, ne aşağı düşecek kadar tehlikede olsun, ne de içeri düşecek kadar sağlamda. Madem zorla istetti kendini, bir huzursuzlukla bulunsun kaldığı yerde, korkularının esiri bir tek sen mi olacaksın ya? Sonra dönüp bakacaksın bir dünyaya, ağzını öpeyim pinhaninin.

    Sol tarafında, hani o şair adamın perdeleri olmayan odasının bulunduğu apartmanda, çatıda İstanbul suyundan daha beterce bir suyu içinde barındırdığı belli olan bir tanker, çirkin sarı rengiyle yavşakça gülümsüyor güzel ve açık gökyüzüne. Üzerinde bir leylek var, hemen yanındaki dumanının tüttüğünü hiç görmediğin bacanın üzerinde de bir diğeri, kurlaşıyorlar, ama sesleri gerçekten berbat, ve tam olması gerektiği gibi. Hemen yanlarındaysa sıra sıra antenler, evlerinin içine kapanıp ordan tekil bir iletişimi tercih eden sürünün kolu bacağı, duruyorlar güzel çirkinlikleriyle. Naparsın, hayat..
    Aşağıya doğru bir göz ucuyla baktığında görünen ilk şey klimalar. 3-5 tanesi dizilmiş tek katlı yapının üzerine, o yapının da ne olduğunu tam anlamış değilken, bir de bu kadar klimayı ne yaptığını düşünmek biraz fazla gelebilir, düşünme.

    Biraz daha aşağılarda, apartmanın ve diğer apartmanların zemin katlarının ve geçmişin sahipleri antikacıların arka bahçeleri. Ne görmeyi beklediğini/beklediğimi bilmiyorum, ama büyülü bir geçmiş havasından çok hafif bir gülümseme getirecek komik nesneler mekanı olmuş, belki de mevsimlerdir yerleri değişmeden kalan bu sahiplerin karakterine bürünmüş melun melun bakıyorlar. Sağa yakın olanında, çok yaşlı olduğu belli olan bir ağaç, -bu ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim, ağacın neredeyse bu kata, 4. kata bakan tarafında bir dalda bir poşet çöp duruyor, düşün düşün, mantık almıyor, nasıl, neden??:)- ağacın gövdesine asılmış bir davul.. onca yağmuru, karı, fırtınayı, güneşi yedikten sonra orada tabi ki işlevsiz. Orada ne işi var, ne amaçla konulmuş ta unutulmuş ta çürütülmüş bilinmez, tıpkı yanındaki katlanan sandalyenin sahiplendiği gibi, ufak bahçeyi sahiplenmiş, e haklı.
    Yine de güzel umutlar varmış başlarda bahçeyle ilgili, belli. Giriş kapısından bahçenin ortasına kadar taşlar döşenmiş, kalan yeşilliklere basılmasın da bozulmasın diye. Sonra en son ne zaman ayak bastı bu taşlara o antikacı, bilinmez.. ama belli olan bir şey var ki o da diğer benzerleri gibi bu bahçeye de geçmiş havasını ve yalnızlığını vermiş, insan bakarken bir tuhaf oluyor, yalnız hissediyor, sessiz hissediyor.

    Sola yakın olanına geçelim; içinde kimbilir hangi yağmurdan kalma pis bir suyun bulunduğu mavi bir leğen. Hafif toprağa gömülmüş artık, yerlisi olmuş bahçenin. Arada uğrayıp su içen kuşlar dışında hayatla pek bir iletişimi yok, ama mutlu görünüyor. Olsun, bazıları yalnız mutlu. Etrafı hafif çim hafif toprak karışımı, arada sahibinin gelip antikalara cila spreyi sürdüğü, bu yüzden cila spreyi kokan, cilalanmış, özünden çıkmış, yine de sahibine özveriyle yaklaşmış, sonra da yakınlaşmış, ama hiç yaranamamış, yaranmak ne kelime, baya bir boşlanmış, horlanmış, diğerinin sempatik görüntüsünden farklı olarak acınası, acımtrak bir bahçe olup çıkmış. Daha yalnız görünüyor, daha terkedilmiş ayrıca. En kötüsü de sahibinin içinde bulunup iletişimde bulunmadığı yalnız bir bahçe..
    Ve bununla aynı düzlemde onca benzeri..

    Kafanı kaldırıp, o nelere kadir olan, o inanılmaz havası ile sarıları göreceksin.. kimisi dökülmüş, balkonuna konuvermiş, kimisi yalnız bahçelerde, kimisi damlarda, kimisi humus olmuş, toprakta, onla beslenen bitkide, börtü böcekte can bulmuş, her yerden, her haliyle sana bakmakta. Hüznü ta iliklerine kadar hissettirmekte.

    Tam o sırada işte, tam o anda, telefonu eline alıp, o birini aramak, tam olarak bu sarıların fikri. Öylesine yalnızlar ve öylesine bütünler ki, yanlarında içine dönüp, yalnızlığından korkup, o birine sarılmak duygusu, ya da tam tersi bazen, kendine sarılmak, koca dünyada, küçük bir nokta olan varlığınla yetinmeyi öğrenmek gibi bir tekabül geçişi yaşatmakta adeta bu sarılar. Ah yok mu bu sarılar.. bak hüzne daldım yine, kendime sarılma vaktidir.

     
  • benburayabiseyleryazarimki 7:48 pm on 24 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Dipsos Pizza kaç kişilik? 

    Bir garip pazarlama hatası olduğunu düşündüğüm noktayı sizlerle paylaşmak istedim dostlar. onumuz Pizza Hut’tun 3 kişilik olarak lanse ettiği Dipsos Pizza. Ancak gel gör ki bu pizza, 3 kişilik falan değil. Kendimden biliyorum, tek başına bir er kişi bunu rahatlıkla yiyebilir. O halde, bir er kişinin ya da bir er kişiyle yanındaki hatunu da sayarsak bir buçuk kişinin anca doyabileceği bir pizzayı üç kişilik diye lanse etmek ne derece mantıklı? Mesela normal şartlarda iki tane pizza söyleyen iki tane aç ve er kişi, bu pizzayı görünce “aa, üç kişilikmiş olm hadi bundan söyleyelim!” mantığına girer, eve pizza gelir ve doğal olarak doymayan er kişiler buzdolabını tırtıklayarak doyma sürecini tamamlarlar. Ha bu durumda ne olur, sen iki pizza satacağın yerde bir pizza satıp sıçarsın arkadaşım.

    Sanki biz gelişim sürecini doldurmuş, gelir düzeyi yüksek orta avrupa ülkesiyiz de yediğimize içtiğimize son derece dikkat eden, az yemeye özen gösteren insanlarız. Türk’üz olm biz Türk! çatlayana kadar doymadan masadan kalkmayı sevmeyiz. En çok yemeyi severiz. Bugüne kadar hiç mi kıllandırmadı seni Türkiye’deki alışveriş merkezlerinin en kalabalık katının yiyecek-içecek katı olması?

    Sözlerime burada son verirken Pizza Hut pazarlama departmanına sevgilerimi gönderiyorum.

     
  • Ozgur Uckan 4:05 pm on 24 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Kimsin? 

    (Bir Friendfeed tartışmasından…)

    Bir dizi kavramla sanal-reel kişilik ayrımı konusunun izini felsefe, sosyoloji, antropoloiji ve bilişsel bilimlerde sürebiliriz. Bu kavramların bazıları rahatsız edici olabilir, ama bir şans verin…

    Kavramlarla ilgili referanslar şunlar:
    virtual embodiement/sanal vücut bulma” (http://embodiedresearch.blogspot.com/2007...; http://wiki.media-culture.org.au/index… ; Performance and Technology: Practices of Virtual Embodiment and Interactivity, Edited by Susan Broadhurst and Josephine Machon…)

    “posthuman / insan sonrası” (http://en.wikipedia.org/wiki… ; STELARC ARTICLES.; Donna Haraway, “A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century,” in Simians, Cyborgs and Women: The Reinvention of Nature (New York; Routledge, 1991), pp.149-181…)

    “transhuman / insan aşımı” (http://en.wikipedia.org/wiki... ; http://spacecollective.org/project… -özellikle “Contemplating Singularity” adlı makale)

    Bu kavramlar, sanallığı farklı bir boyutta algılatıyor. Bunlara göre, sanal diye adlandırdığımız boyut tamamen gerçek, ama bu gerçek dünyanın paralel evreni gibi bir gerçeklik değil, bizim yeni bir realite boyutundaki uzantımız (prosthesis, protez, uzantı) anlamında bir gerçeklik. Bu bağlamda bu yeni bir gerçeklik ve biz bu gerçeklikte eski benimizden daha fazla bir şey oluyoruz. Algı sınırlarımız, kapasitelerimiz, olasılıklarımız genişliyor, uzuyor. Üstelik bilgi ve iletişim teknolojileri sağlık bilimleri, genetik, nanoteknoloki ve tıp teknolojileri alanında gerçek bedenlerimize de gömülü hale gelmeye başladığına göre, bu uzantı durumu gerçekten de “vücut bulmaya” başlıyor Yapay sinirler, geliştirilmiş gözler, yapay organlar (organ printing), RFID implantlar, neurocomputing, iskelet implantları vs. Welcome to the Cyborg World!

    Beynimiz, algı yapımız (özellikle zaman-mekan algımız), kapasitelerimiz ve elbette değerlerimiz değişiyor. Ve bu değişim oldukça hızlı oluyor. Enformasyon hızında..

    Bence sanallık da gerçek. İnternette sanal bir boyut var, ama bu boyutlardan sadece biri. Sanallığı gerçekliğin tersi gibi algılamak yanlış sonuçlar doğurur. Bir örnek vermem gerekirse, sanallık sanki sinemanın evrenine benziyor. Daha önce hiç varolmayan bir evren, sinema mecrasının oluşumuyla vücut buluyor ve gerçekliğin bir parçası haline geliyor. Fotoğraf da öyle. Dijital evren de sanallık adı verdiğimiz çok boyutlu bir evren yaratıyor. Bu ise sinemanın üç boyutlu, programlanabilir, anlık değişimlere açık, etkileşimli bir hali sanki. İnsan algısı ve yaratımı bu yeni dünyaya doğru uzuyor (protez), ama kendisinden kopmadan yapıyor bunu. O hala insan, ama sanallıkla beraber “daha fazla” insan… Post-insan. Sanallık son derece gerçek teknolojilerin iş başında olduğu, ciddi meblağların döndüğü dev bir sektör aynı zamanda. İnterneti de aşan bir boyutu var. Sanallıkla ilgili söylemlerin “demode” olduğunu düşünmek yanlış olur.

    Ekranın ölümüyle beraber sanallık bizi daha da kuşatacak, gündelik algı dünyamızı kıracak. Üstelik bütün bunlar hızla olacak, oluyor bile…

     
  • lepetityubbie 11:59 pm on 23 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    hala kızgınım! 

    Hayatım boyunca bir şeyleri kendim yapmak hep hoşuma gitti. Arkadaşlarıma vereceğim hediyeleri, kendim tasarlayıp üretmek, onlar için, onların kişiliğine uygun bir şeyler seçip, hediyeleri aldıkları andaki suratlarını hayal etmek, hatta işin en özünde kendi elimle bir şey yapmak… Sevgilim sayesinde de gaza geldim, kendimize küçük bir online dükkan açtık.

    Tepkiler genelde çok güzel, çok hoşuma gidiyor böyle şeyler almak. Ancak bazen beni zorlayan şeylerle karşılaşıyorum. Hayatlarında ellerine iğne iplik almamış insanlar bir anda işin gurmesi kesilip, “Bence bunun fiyatı çok yüksek”, “Bunun aynısını x de yapmıştı, sanırım aynen ordan almışsınız” gibi…

    Hepsi birer görüş, hepsine saygım sonsuz. Ancak bazılarının gerçekten iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum. İşte bu beni en çok üzen şey oluyor. Şimdi oturup ajitasyon yapmak istemiyorum ama hayatım boyunca işin mutfağını bildiğim her iş, gözümde gittikçe zorlaşan iş oluyor. Örneğin, bundan 6 ay önce bana kağıtlarla yapılan oyuncakların zorluğunu sorsanız, “Ne kadar zor olabilir ki?” derdim ancak artık inanılmaz sabır gerektiren bir iş olduğunu o kadar iyi biliyorum ki, yapılan her işe olan saygım katlarca artıyor.

    Kendi dükkanım için de, ben oturup geceleri nerdeyse her gün büyük mesailer harcıyorum bu işe. Her kısmında emeğim olsun istiyorum. Altına ismimi koyduğum bir şeyin en mükemmel olanı olsun istiyorum. En mükemmeli olmayanı da koymuyorum siteye. Fiyatlandırırken de aynı işlemler geçerli kafamda. Gerçekten hak etmediğini düşündüğüm fiyatlar koymuyorum.

    Beğenmek ya da beğenmemek dünyanın en doğal şeyi. Sonuçta herkesin kişisel bir zevki, merakı var. Beğenmemek en doğal hakkı herkesin. Demem o ki, dışarıdan “Alırım keçeyi kumaşı, yaparım ben de” demek kolay. Bunu diyen arkadaşlar, o zaman lütfen alsınlar ellerine iğneyi ipliği, yapsınlar. Fiyatını da bizimkinden az koysunlar. O zaman tartışalım işin kalitesini.

     
  • lunchweek 9:27 pm on 23 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Fallout: Dünyanın Astroloji Haritası 

    The Unity will bring above the master race. One able to survive, or even thrive, in the wasteland. As long as there will be differences, we will tear ourselves apart fighting each other. We need one race! One goal! One people… to move forward to our destiny.~Fallout

    İçten pazarlıklı bir insan değilim. O yüzden baştan, açık açık söylüyorum: Şu an üçüncü cümlesini okumaya başladığınız yazı bir video oyunu anlatımı/tanıtımı kisvesi altında nükleer “ıvır zıvırlar”dan bahsetmektedir/bahsedecektir.

    Başlıkta da adı geçen “Fallout” bazıları için sadece bir video oyunu olabilir, anlayışla karşılıyorum; lakin video oyunu diyip geçmemek lazım; zira “nükleer silah barındırdığı için” ele geçirilen ülkelere (bkz: Irak), güvenlik sistemi devre dışıyken yapılan bir deney nedeniyle sızıntı yapıp neredeyse 2 (yazıyla iki) milyon kişinin ölümüne sebebiyet veren nükleer reaktörlere (bkz: Çernobil) ve daha nicesine ev sahipliği yapan bir dünyada ikamet ediyoruz.

    Fallout kelimesinin dilimizdeki karşılığı “nükleer serpinti”, yani bir nükleer silahın patlaması ya da bir nükleer kazanın gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan radyasyonun, atmosferden yer yüzüne geri yansıması… Fallout adlı oyunun anlattığı şey de tam olarak bu. Nükleer silahların da bolca teşvikiyle birlikte yaşanmış bir üçüncü dünya savaşının ardından, yıllarca sığındığımız, hatta -özellikle yıllarca kelimesinin anlamını artırmak için yazıyorum- doğup büyüdüğümüz yer altı barınağımızdan su akışını sağlayan mikroçipimizin bozulması nedeniyle çıkmak zorunda kaldığımız ve neredeyse tamamen “yok olmuş” bir dünyayla yüz yüze geldiğimiz bu oyun, benim gibi incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden komplo teorileri üreten insanlar için bir oyundan daha fazlası anlamına geliyor.

    Nasıl ki bazı filmler, bazı kitaplar, bazı resimler insanları bir “farkındalığa” yöneltmeyi amaçlıyorsa, bazı video oyunları da aynı hedefin peşinden koşuyor diye düşünüyorum. Ve bu düşünceme örnek olarak da Fallout’u gösteriyorum; çünkü Fallout’un anlattığı korku dolu hikayede Pamuk Prenses’in yedi cücesinden birini, Rapunzel’in saçını, Cindrella’nın ayakkabısını değil, bizzat hikâyenin sahibini, jönünü, esas oğlanını canlandırıyorsunuz. Bunu yaparken de kendi yarattığınız karakteri, tercihen “kendinizi” yönetiyorsunuz: Hikâyeyi dinlemiyor, yaşıyorsunuz.Ve hikâye hem oyunun içindeki, hem de bilgisayar başındaki “siz”e tek bir şey haykırıyor: RADYASYON TEHLİKELİDİR!

    Bu mesajı bize kimi zaman trajik, kimi zaman ironik şekilde veriyor oyun. Ortalıkta bir çeşit başa dönme, “primatlaşma” söz konusu: Para yerine kullanılan gazoz kapakları, harap olmuş evler, fakirlik, sefâlet, kumar ve uyuşturucu bağımlıları, sokakları dolduran fahişeler, vs.

    İşin ilginci, bu kaos ortamı içinde “insan ırkı” olarak yalnız değiliz. Radyasyon yüzünden derileri yanmış ve “mutant” diye adlandırılmaya başlanmış mazlum insanlar, değişime uğramış garip garâbet canlılar, iki kafalı inekler ve kendini “şövalye” ilan edip bütün bu değişime karşı gelen “Çelik Kardeşliği” de hikâyemizde bize eşlik edenler arasında.

    Bütün bu olayların sebebi ne? Cevabı basit: İsteseler birlikte kardeşçe yaşayabilecek ülkelerin -nedense- birbirlerine güç gösterisi yapma çabaları. Peki sonuç ne? O da bir üst paragrafta mevcut.

    Radyasyon, nükleer silahlanma, nükleer santral gibi kavramların -her ne kadar oyundaki gibi mutant ırklar yaratmasa da- insan aklının almadığı/almayı reddettiği ölçüde korkunç olduğunu bildiğimiz halde, bütün bu kavramlara olan sevdamızdan vazgeçemiyor olmamızın nedenini çözmek çok güç. Çocukluğumdan aklımda kalan küçük bir ayrıntı vardır: İlkokulda okurken sınıfımızda asılı duran ve tarih çağlarını gösteren tabloda 2000 yılından sonrası için “uzay çağı” yazardı, hala neye dayanarak yapıldığını anlayamadığım bir öngörüyle. O yüzden benim için, içinde bulunduğumuz çağ “uzay çağı”dır; lakin çağı yakalayan insanlar değil, teknoloji oldu/oluverdi ne hikmetse. Ve ne üzücüdür ki hâla bunun farkına varamadığımızdan, kendi zekâmız çağa ayak uyduramadan yapay zekayı -artificial intelligence- geliştirme çabasına düştük. Belki de artık her şeyi “sanal” bir düzleme oturtup, bütün bu olan “korkunç ama gerçek” olayları yadsımak istememizden, ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrımızdan… Geç de olsa korkarak, üzülerek farkına varacağız ki, Hiroşima’da ölen yüz binlerce insandan, Çernobil faciası yüzünden kaybedilen ve hala kaybedilmeye devam edilen canlardan –bu noktada Kazım Koyuncu’yu sevgiyle anıyorum-, radyasyonla yıkanan toprakların varlığını bildiğimizden beri sıkı sıkı sarılıyor o yılan bize. Ve Sinop’a nükleer santral kurma çabaları azimle sürdürüldükçe, ülkeler “nükleer başlıklı kızlarını” baş tacı ettikçe, herkes tehlikenin farkında olmasına rağmen “bize bir şey olmaz, her şey kontrol altında” kafası kırılmadıkça, sıkmaya devam edecek bizi; boğana, öldürene kadar.

    Bir şeyden ders almak, bir yanlışın farkına varmak için, o yanlışı yüzlerce kez tekrarlamak gerekmiyor. Tarih tekerrürden ibaret ve “gelecek” belki de Fallout gibi oyunlarda, tehlikeyi bangır bangır bağıran kitaplarda, makalelerde, belgesellerde, en önemlisi de “geçmişte” yazılmış durumda.

    Fallout’un bir bölümünde, eskiden ailece oturup izlenen “Lassie” adlı diziye bir gönderme vardır: Bir köyde karşılaştığınız, köpeği kendinden geçmişçesine havlayan adam, “Sanırım bize bir şey anlatmaya çalışıyor” der. Ne dersiniz, belki de bütün bu olan bitenler bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordur? –

    広島の少女サダコへ捧げる*…

    /Çağrı

    8 Temmuz 2006

    İstanbul Açık Radyo Ansiklopedisi’nden…

    *Hiroşima’nın Sadako’sunun anısına…

     
  • Ozgur Uckan 3:05 am on 23 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    duvardaki sızıntı… 

    “Duvarların bakıma ihtiyacı vardır. Karşı durdukları şeyin uzun süren çalışmasına yenilmemek için yenilenmeleri, desteklenmeleri gerekir. Bir duvarı en çok tehdit eden ögelerden biri de, içerden gelen sızıntılardır. Küçük ve sürekli saldırılar… İçeridekini korumak için inşa edilmiş bir duvarı korunaksızlık özgürlüğü önünde bir engel olarak algılayan “içerideki”nin [“doğal”] eğilimiyle oluşan çatlaklara yürüyen irade sızıntıları… ”

    (eski sayfalardan…)

     
  • ozlemceylan 9:40 pm on 22 September 2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    evrene açık mesaj 

    kimseyle açık açık birşey konuşma niyetinde değilim bugünlerde. bir aydır fena sessiz ve izleme durumundayım. ancaaak, evrene iki çift lafım olacak. sana mesaj yolladım yolladım tık yok. bir de açıkça yazmayı deneyeceğim.
    ey evren, eğer beni duyuyorsan, Kaş’ta eski kedi sanat evi var ya köşede, onu istiyorum. tüm bina da olabilir. satacağım ürünleri nerdeyse tek tek belirledim bir tek Ayşe’yi ikna edip 2-3 heykel yaptırmak kaldı. bizim apartmanın kedisi sürekli doğuruyor nasılsa. dükkanın kedisi de hazır yani. tek isteğim budur evren kardeş. yüce evren duy artık beni..ha ?
    fotografını da koydum ki sen yorulma.

    p.s : restorasyon projelerine sen karışma, o benim işim

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
En üste git
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç